Mâlikî mezhebinin imâmı, reisidir. Künyesi, Ebû Abdullah’tır. Ebû Abdüllah Mâlik bin Enes bin Mâlik bin Ebî Âmir bin Umeyr Teymî Esbahî Humeyrî’dir. 90 (m. 709) senesinde Medîne’de doğdu. Seksen dokuz yaşında iken 179 (m. 795)’de Medîne’de vefât etti.

Soyu Yemen kabilelerinden “Benî Esbah” kabilesine ve Himyerîlerden bir hükümdâr hânedanına dayanır. Annesinin karnında iki sene kalmıştır. Dedelerinden biri Medîne’ye yerleşmiş Eshâb-ı kirâmdan olan Ebû Amr’dır. Nesebi; Ebû Abdullah Mâlik bin Enes bin Mâlik bin Ebî Âmir bin Umeyr Teymî Esbahî Humeyrî’dir. Tebe’i tâbi’îndendir. Tâbi’înden olduğu da bildirilmiştir. Fıkıhda, hadîsde ve tefsîrde çok derin bilgisi vardır. Hocaları da, kendisinden istifâdeye gelirdi.

Bir hadîs-i şerîf okumak için abdest alır, edeble diz çökerdi. Medîne’de hayvana binmezdi. Yaya yürürdü. Çok saygılı idi. Haksız bir fetvâyı vermediği için, yetmiş kırbaç (cop) vuruldu. Yine vermedi. Abdesti sık bozulan hastalar ve ihtiyârlar için ve necâsetden tahâret için çok kolaylık gösterdiğinden, diğer üç mezhebde olan müslümânlar, Mâlikî mezhebini de taklîd ederek, ibâdetlerini râhatlıkla yapmakdadırlar. Afrikanın kuzeyindeki müslümânların çoğu mâlikî mezhebindedir.

Tebe-i tabiînden olan İmâm-ı Mâlik, ilim ve hadîs rivâyatiyle meşgûl olan bir ailede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Mâlik, babası Enes ve amcası Süheyl, hadîs rivâyeti yapmışlardır. Yaşadığı muhit, Peygamberimizin (aleyhisselâm) yaşamış olduğu ve İslâmın hükümlerinin va’z edildiği, Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman zamanlarında İslâmın merkezi olan ve çok ilim ehlinin bulunduğu Medîne-i münevvere de hayat sürdü.

Böyle bir çevrede dünyâya gelen Mâlik bin Enes, küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kendisinin isteği ve ailesinin yardım ve teşvikiyle ilim öğrenmeye başladı. Bu husûsta kendisine en çok annesi ilgi göstermiştir. Vücud yapısı itabariyle annesi kendisine, “Seni hiçbir meslek kabul etmez, ancak ilim kabul eder, hiç durma ilimle meşgul ol” dedi. Annesine, ilim tahsiline gitmek istediğini söyleyince, ona en güzel elbiselerini giydirerek sarığını sarıp: “Şimdi git, oku, yaz” demiştir. Ayrıca oğluna zamanın meşhûr âlimi Râbiât-ur-Rey’in yanına gitmesini, ondan ilim ve edeb öğrenmesini söylemiştir. Bu teşvik üzerine Râbi’a bin Abdurrahmân’ın derslerine devam edip, genç yaşta re’ye dayanan fıkıh ilmini öğrendi. Diğer âlimlerin de derslerine devam etti ve bilhassa yanından hiç ayrılmadığı hocası Abdurrahmân bin Hürmüz’ün derslerinden çok istifâde etmiştir. Genç bir talebe olan Mâlik, hocasına karşı büyük bir hayranlık, muhabbet duyar ve üstün bir edeb gösterirdi, hizmette kusur etmezdi.

Bu hocası hakkında şöyle derdi: “İbni Hürmüz’ün derslerine onüç sene devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bunların bir kısmını hiç kimseye söylemiyorum. O, bid’at ehlini red bakımından ve insanların ihtilâf ettikleri şeyler husûsunda onların en bilgilisi idi” derdi.

İmâm-ı Mâlik, muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakârlık göstermiştir. . İlim öğrenmek husûsunda her fedâkârlığa katlanan Mâlik bin Enes, tahsil uğruna evini dahi satmıştır.

İmâm-ı Mâlik, Nâfi’ vasıtasıyla Hazret-i Ömer’in ve oğlu Abdullah’ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbni Şihâb ez-Zührî’den ve Saîd bin el-Müseyyib gibi Tâbiînin büyükleriden de ilim öğrenmiştir. Bu hocalarından da ders

İmâm-ı Mâlik, Ehl-i beytden Ca’fer-i Sâdık hazretlerinden de ilim almış, onun sohbetinde bulunmuştur.

Mâlik bin Enes, bir gün hocası Ebû’z Zinâd’a hadîs rivâyet ederken rastlamış ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra hocası bizim halkamıza niçin oturmadın? diye sorunca; “Yer dardı, oturamadım. Peygamberimizin (aleyhisselâm) hadîsini ayakta dinlemek, edebsizlik olur diye ayakta dinlemek istemedim” cevâbını vermiştir.

Netice itibariyle İmâm-ı Mâlik, ilmini İmâm-ı Zührî’den, Yahyâ bin Saîd’den, Muhammed İbni Münkedir’den, Hişâm bin Amr’dan, Zeyd İbni Eslem’den, Râbi’a bin Abdurrahmân ve daha birçok büyük âlimden ilim almıştır. Üçyüzü Tabiînden, altı yüzü de onların talebelerinden olmak üzere dokuzyüz hocadan hadîs-i şerîf aldı.

Peygamberimiz (aleyhisselâm): “Öyle bir zaman gelir ki, insanlar her tarafı ararlar, Medîne’deki âlimden daha âlim bir kimse bulamazlar” buyurmuştur. Süfyân ve Abdullah İbni Ömer’in âzâdlısı olan Nâfi’, Zührî, Medîne’deki âlimden maksad İmâm-ı Mâlik’dir demişlerdir. Bu hadîs-i şerîfte, onun geleceği ve üstünlüğü bildirilmiştir.

İmâm-ı Mâlik rahmetullahi aleyh tahsilini tamamlayıp ilimde yüksek dereceye ulaştıktan sonra ders vermeye, hadîs rivâyet etmeye ve fetvâ vermeye başlamıştır. Bu işe başlamadan önce de zamanında bulunan büyük âlimlerle ve fazîletli kimselerle istişâre yapıp, onların da muvafakatını aldı.

Kendisinin ehil olduğuna dâir yetmiş âlimin şehâdetinden sonra ilk önce Peygamberimizin (aleyhisselâm) mescidinde ders vermeğe başladı. Hazret-i Ömer’in oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mes’ûd’un oturduğu evde kalırdı. Böylece onların yaşadığı yerde ve çevrede bulunurdu. İmâm-ı Mâlik de İmâm-ı a’zam gibi derslerini mescidde verirdi.

El-Vâkıdî der ki: “İmâm-ı Mâlik mescide gelir, beş vakit namazda ve cenâze namazlarında bulunurdu. Hastaları ziyâret eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gidip otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanıp ders alırlardı. Daha sonra rahatsızlığı sebebiyle evinde ders vermeye başladı.”

İmâm-ı Mâlik’in hadîs-i şerîf dersleri ve vukû’ bulmuş mes’elerle ilgili dersleri yâni fetvâ işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı.

Günlerinin bir kısmını hadîs-i şerîf öğretmeye, bir kısmını da sorulan mes’elelere fetvâ vermek için ayırırdı.

Hac ayları hariç, diğer zamanda, Medînelilerden isteyen herkes onun dersine gelirdi. Dersleri tamamen evinde vermeye başlayınca, hac aylarında dersini dinlemek isteyen o kadar çok olurdu ki, gelenleri evi almazdı. Bunun için önce Medînelileri kabûl eder, bunlara hadîs rivâyeti ve fetvâ verme işi bitince, sonra sırasıyla diğerlerini içeri alırdı.

İmâm-ı Mâlik hazretleri elli sene müddetle ders ve fetvâ vermek sûretiyle, insanların müşküllerini çözmüş ve kıymetli talebeler yetiştirmiştir. Onun talebelerinin her biri memleketlerinin müracaat edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır.

İmâm-ı Mâlik hazretleri, tefsîr, hadîs ve fıkıh ilminde büyük bir âlim idi. Tefsîr ilminde, âyet-i kerîmelerden binlerce dinî hüküm çıkaran büyük bir müfessir ve müctehid idi. Tefsîr ilminde “Garîb-ül-Kur’ân” adlı bir eseri vardır. Bu eseri kendisinden Hâlid bin Abdurrahmân el-Mahzûmî rivâyet etmiştir.

Hadîs ilminde ise pek meşhûr bir âlim ve muhaddistir. Âmir bin Abdullah İbn-i Zübeyr bin Avvâm, Nuaym bin Abdullah, Zeyd bin Eslem, Nâfi” Mevlâ İbn-i Ömer, Seleme bin Dinar, Kâdı Şüreyk bin Abdullah Nehaî, Sâlih bin Keysan, İmâm-ı Zührî, Safvan bin Selîm ve daha çok sayıda hadîs âliminden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Görüşüp, hadîs-i şerîf rivâyet ettiği âlimlerin sayısı dokuzyüz civarındadır. Hadîs ilminde hüccet olduğuna dâir ittifâk vardır. Yazmış olduğu “Muvattâ” adındaki hadîs kitabı çok muteber ve kıymetli bir eserdir.

İmâm-ı Mâlik’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler Kütüb-i sitte denilen meşhûr altı hadîs kitabında yer almıştır.

Zerkânî (Muvattâ’) kitabını şerhederken diyor ki, (İmâm-ı Mâlik, meşhûr mezheb imamıdır. Yükseklerin yükseğidir. Aklı kâmil, fadlı aşikârdır. Resûlullah’ın (aleyhisselâm) hadîs-i şerîflerinin vârisidir. Allahın kullarına, O’nun dinini yaydı. Dokuzyüz âlimle sohbet ve istifâde etti. Kendisi yüzbin hadîs-i şerîf yazdı. Onyedi yaşında ders vermeye başladı. Dersinde bulunanlar, hocalarının derslerinde bulunanlardan çokdu. İnsanlar, hadîs ve fıkıh öğrenmek için, kapısına toplanırlardı. Kapıcı tutmak zorunda kaldı. Önce talebesine, sonra halktan herkese izin verir, içeri girerlerdi. Halâya üç günde bir giderdi. “Halâda çok bulunmaktan hayâ ediyorum” derdi. Muvattâ’ kitabını yazınca, kendi ihlâsından şüphe etti. Kitabı suya koydu. “Eğer ıslanırsa, bu kitab bana lâzım değildir” dedi. Hiçbir yeri ıslanmadı.

Abdurrahmân bin Enes, “Hadîs ilminde, şimdi yeryüzünde Mâlik’den daha emîn kimse yoktur. Ondan daha akıllı bir şahıs görmedim. Süfyân-ı Sevrî, hadîste imâmdır. Fakat, sünnette imâm değildir. Evzâ’î, sünnette imâmdır. Fakat, hadîste imâm değildir. İmâm-ı Mâlik, hadîste de, sünnette de imâmdır” derdi.

Yahyâ bin Sa’îd, “İmâm-ı Mâlik, Allahü teâlânın kullarına yeryüzünde hüccetidir” derdi.

İmâm-ı Şafiî, “Hadîs okunan yerde, Mâlik, gökteki yıldız gibidir. İlmi ezberlemekte, anlamakta ve korumakta, hiç kimse, Mâlik gibi olamadı. Allah ilminde bana Mâlik kadar kimse emîn değildir. Allahü teâlâ ile aramda hüccet, İmâm-ı Mâlik’tir. Mâlik ile Süfyân bin Uyeyne olmasalardı, Hicaz’da ilim kalmazdı” derdi.

Abdullah, babası Ahmed bin Hanbel’e sordu: Zührî’nin talebeleri arasında en kuvvetli hangisidir? Mâlik, her ilimde daha kuvvetlidir buyurdu.

Abdullah İbni Vehb diyor ki: Mâlik ve Leys olmasalardı, hepimiz sapıtırdık.

Evzâ’î, İmâm-ı Mâlik’in ismini işitince, o, âlimlerin âlimi Medîne’nin en büyük âlimi ve Haremeyn’in müftîsidir derdi.

Süfyân bin Uyeyne, İmâm-ı Mâlik’in vefâtını işitince, “Yeryüzünde bir benzeri kalmadı. Dünyânın imâmı idi. Hicaz’ın âlimi idi. Zamanının hücceti idi. Ümmet-i Muhammedin güneşi idi. Onun yolunda bulunalım” dedi.

Ahmed İbni Hanbel, İmâm-ı Mâlik’in, Süfyân-ı Sevrî’den, Leys’den, Hammâd bin Seleme’den ve Evzâî’den üstün olduğunu söylerdi.

Süfyân bin Uyeyne diyor ki, “İnsanlar sıkışacak, âlimden üstün birini bulamıyacaklar” hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Mâlik’i haber veriyor.

(İnsanlar sıkışıp güçlüklerini çözecek âlim ararlar. Medîne-i münevveredeki âlimden dahâ üstününü bulamazlar) hadîs-i şerîfi İmâm-ı Mâlik’i haber veriyor.

Hocaları da, kendisinden istifâdeye gelirdi. İmâm-ı Şafiî ile Ahmed bin Hanbel hazretleri, İmâm-ı Mâlik’in sohbetinde bulunmuşlardır. Onun ilminden çok istifâde etmişlerdir. Bunların, İmâm-ı Mâlik’in talebesinden olması, O’nun şeref ve üstünlüğüne kâfidir, en büyük vesîkadır.

Kendisinden daha bir çok kimseler ilim öğrenip, her biri memleketlerinin imâmı (âlimi) ve insanların rehberi olmuştur. Celâleddîn Süyûtî, İmâm-ı Mâlik’den hadîs rivâyet eden 993 zâtın isimlerini elifba sırasıyla (Kitâbü tezyin-il-memâlik bimenâkıbı Seyyidinâ İmâm Mâlik) adlı kitabında yazmıştır.

Medîne Vâlisi, İmâm-ı Mâlik’ten, bir ictihâdından vaz geçmesini istedi. Kabûl etmeyince, kırbaçla vurdurdu. Her vuruşta, “Yâ Rabbi! Onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar” diyordu. Nihâyet bayılıp düştü. Sonra aydınca da: “Şahit olunuz, ben hakkımı beni döğenlere helâl ettim” dedi. Halife, vâlinin cezalandırılması için kendisinden izin isteyince ona: “Hayır, ben onu

Harun Reşîd, İmâm-ı Mâlik hazretlerinden, her gün evine gelip, oğlu Emîn ile Me’mun’a ders vermesini istedi. İmâm-ı Mâlik hazretleri halîfeye buyurdu ki: “Yâ halîfe! Uygun olanı, çocuklarınızın bizim eve gelip gitmesidir. Allahü teâlâ, sizi daha azîz etsin! İlmi azîz ederseniz, azîz olursunuz; zelîl edersen iz zelîl olursunuz. İlim bir kimsenin yanına gitmez, ilme gelinir.” Bunun üzerine halîfe, İmâm-ı Mâlik’ten özür diledi ve her gün çocuklarını ona göndererek ders aldırttı.

Eserleri: “Muvattâ” adındaki hadîs kitabı çok kıymetlidir. Kütüb-i sittedendir. (Mâ) harfi ile gösterilir, ilk hadîs kitâbıdır. Muvattâ’yı kırk senede meydana getirmiştir. Başlangıçta içinde dörtbin [bir rivâyetde başlangıçta dokuzbinbeşyüz] hadîs-i şerîf varken, ömrünün sonuna doğru kısaltmıştır. Bunda binyediyüz kadar hadîs vardır. Çok âlimler bunu şerh etmiştir.

Bu şerhlerinin en meşhûru “Müdevvene” adlı eserdir. Bu kitapda, hadîs-i şerîfler fıkıh konularına göre tertib edilmiş olup, ilk yazılan hadîs kitabıdır. Bu kitapda ayrıca İmâm-ı Mâlik’in ictihâd ettiği fıkhî mevzûlar da bulunmaktadır. Çeşitli târihlerde basılmıştır. Biri, Yahyâ bin el-Leysi’nin rivâyeti, diğeri de İmâm-ı a’zamın talebesi Muhammed Şeybânî (radıyallahü anh) tarafından yapılan iki rivâyeti vardır. Bu eserinden başka Abdullah bin Abdülhakîm Mısrî tarafından rivâyet edilen “Kitâb-üs-sünen” adlı fıkha dâir bir eseri, kadere, kazaî hükümlere dâir ve fetvâlarını bildiren “Risale fil fetvâ” gibi eserleri vardır.

İmâm-ı Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği ve Muvattâ adlı meşhûr eserine yazdığı hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:

“Allah yolunda cihada çıkan kimse geri dönünceye kadar hiç usanmadan, yılmadan nafile oruç tutan ve nafile namaz kılan kimse gibidir.”

“Her dînin bir ahlâkı vardır. İslâmın ahlâkı da hayâdır.”

Mâlik bin Enes hazretleri ilmiyle amel eden yüksek bir veliydi. Buyurdu ki:

“İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahü teâlâdan korkar hâlde lâzımdır.”

“İlim, çok rivâyet etmek değildir. İlim bir nûrdur. Allahü teâlâ bu nûru sevdiği mü’min kullarının kalbine koyar."

"Hazret-i Muaviye'yi, sevmemek onu kötülemek, Hazret-i Ebû Bekri ve Hazret-i Ömeri sevmemek bunları kötülemek gibidir. Ona sövene, bunlara sövene verilen cezayı vermek lâzımdır."

Hangi meclisde otursa, “Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm” âyet-i kerîmesini okumadan söze başlamazdı. İmâm bir şeyi unutsa, bu âyet-i kerîmeyi oluyup hatırlardı.

Mâlik bin Enes hazretleri ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla geçirdi. 795 (H.179) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti.

Contact

You can use our contact form below for all your requests and wishes. It is important that you fill out our form completely in order to help you.

Instagram'da Takip Edin!

Telif Hakkı 2021 My Beloved Prophet.