Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnetin reisi ve Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük hak mezheb imâmlarından birincisi olup Hanefî mezhebinin imâmı ve reisidir. Hanefî mezhebinin kurucusudur. İslâm âleminde Eshâb-ı kirâmdan sonra yetişen büyük âlimlerin en başta gelenlerinden olup Tâbi’înin ve İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Dört mezheb imâmları arasında tâbi’înden olmak şerefi, yalnız İmâm-ı a’zama nasîb olmuşdur. Muhammed aleyhisselâmın parlak olan dîninin büyük bir direğidir. Mezheb imâmı olmasaydı, büyük bir hakîm olacak şekilde yetişdi. Üstün bir aklı ve herkesi şaşırtan keskin zekâsı vardı. Fıkh ilminde, az zamanda, eşi, ortağı olmayan bir dereceye yükseldi. Adı, şöhreti dünyâya yayıldı. Asıl adı Numan’dır. Nesebi; Nu’mân bin Sâbit bin Zûtâ el-Kûfî’dir. 80 (m. 699) senesinde Kûfe’de doğdu. 150 (m. 767)’de yetmiş yaşında iken Bağdât’da şehîd edildi. Selçûkî pâdişâhlarından Alb arslanın oğlu sultân Melikşâh’ın vezîrlerinden Ebû Sa’îd-i Harezmî, Ebû Hanîfe hazretlerinin mezârı üzerine mükemmel bir türbe yapdı. Sonra, Osmânlı pâdişâhları “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, bu türbeyi çok def’a tamîr ve tezyîn eyledi. Daha sonra Osmanlı padişahları bu türbeyi defalarca tamir ettirdi.

Lakabı İmâm-ı a’zam, Künyesi Ebû Hanîfe’dir. “Ebû” baba demektir. “Hanîf doğru inanan, İslâmiyete sarılan kimse demektir. Ebû Hanîfe hakiki müslümanların babası, ya’nî imâmı demektir. İmâm-ı a’zamın Hanîfe isminde bir kızı yoktu.

Fıkhı Hammâddan öğrendi. İmâm-ı Ca’fer Sâdıkın sohbetinde kemâle geldi. İmâm-ı Muhammed Bâkır’dan ve Zeyd-i şehîdden de ders aldı. Fıkhın kurucusudur. Fıkıh bilgilerinin dörtde üçü onundur. Dörtde birinde de, diğer mezheblerle ortakdır. Tesavvufda çok yüksek, büyük Velî idi. Fıkıh bilgilerini, Ehl-i sünnet itikâdını topladı. Yüzlerce talebesine öğretip, kitaplara geçirilmesine sebep oldu. Müslümanlar tarafından kâğıt imali bunun zamanında başladı. Talebesi pek çok olup, büyük müctehidler, âlimler yetişdirdi. Talebelerine, “Bir iş için, sözüme uymayan bir sened elinize geçerse, benim sözümü bırakınız. O senede uyunuz!” buyururdu. Çünkü, talebeleri de, kendisi gibi müctehid idiler. Bütün talebesi yemîn ediyor ki, “Ona uymıyan sözlerimizi de, elbette ondan isittiğimiz bir delîle, senede dayanarak söyledik.”

Derin ilmi, keskin zekası, aklı, zühdü, takvası, hilmi, salahı ve cömertliği yüzlerce kitaplara yazılıp anlatılmıştır. Talebesi pek çok olup, büyük müctehidler, âlimler yetiştirdi. Emevîlerin Irâk vâlîsi olan Yezîd bin Ömer tarafından Kûfe kâdîsı yapıldı ise de, kabûl etmedi. Zühd ve takvâsı ve vera’ı da, ilmi ve zekâsı gibi son derece çok olduğundan kabûl etmedi. İnsanlık dolayısı ile kulların hakkını gözetmede kusûr etmesinden korkdu. Yezîdin emri ile başına yüzon kamçı vuruldu. Mübârek başı, yüzü şişdi. Ertesi gün İmâmı çıkarıp, tekrâr teklîf edip sıkışdırdı. (Danışayım) buyurup izin aldı. Mekke-i mükerremeye gidip, beş altı sene orada kaldı. İkinci Abbâsî halîfesi Ebû Ca’fer Mensûr zâlim idi, kâdî yapmak istedi. İmâm kabûl buyurmadı. Yine zindana kondu. İmâmı, hergün on sopa artdırarak, zindanda dövdürdü. Sopa adedi yüz olduğu gün, İmâm yıkıldı. Yatarken ağzına zehrli şerbet verilerek 150 [m.767]’de Bağdat’ta şehid edildi. Bugün yer yüzünde bulunan Ehl-i islâmın yarıdan ziyâdesi ve Ehl-i sünnetin yüzde sekseni hanefî mezhebindedir.

Babasının adı, Sâbit’dir. Acemistan’ın (İran’ın) ileri gelenlerinden bir zâtın soyundan olup, Fârisoğullarındandır. Dedesi Zûta, İslâm dinini kabûl etmiş ve Hazret-i Ali’ye ikrâmda bulunmuştur. İlim sahibi, sâlih ve kıymetli bir zât olan babası Sabit, Hazret-i Ali ile görüşmüş, kendisi ve zürriyeti için duâsını almıştır. Evliyânın büyüklerinden büyük âlim Yûsuf-i Hemedânî İmâm-ı a’zam soyundandır.

İmâm-ı A'zam'ın babası Sâbit, daha bekar iken temiz ahlâklı, takvâ ve verâ sâhibiydi. Zühdü, salahı ve ilmi pekçoktu. Yüzünde bir nur vardı. Bir gün bir dere kenarında abdest alıyordu. Suda bir elma gördü. Elmayı alıp, abdestten sonra elinde olmayarak dişledi. Fakat tükrüğünde kan gördü. Kendi kendine; "Şimdiye kadar bana böyle bir hal olmamıştı. Buna sebep ısırdığım elma olmalı." dedi ve buna pişman oldu. Elma sâhibini bulup helallaşmak için dere boyunca gitti. Nihâyet ısırdığı elmanın ağacını buldu. Ağacın sâhibini aradı. Onun cömerd ve ihsân sâhibi biri olduğunu öğrendi. Oradakiler; "Çok cömert ve ihsân sâhibidir. Elma ağacındaki bütün elmaları alsan, alma demez. Bir tane elmadan ne çıkar." dediler. Sâbit aramalardan sonra, bahçenin sâhibini buldu ve; "Ya elmanın parasını al, yahut helâl et." dedi. Bahçe sâhibi onun haramlardan ve şüphelilerden sakınma husûsundaki gayretini görüp, hareketinin doğru olup olmadığını kontrol etmek istedi. Sâbit'e; "Helâl etmem için ne vereceksin?" diye sordu. Sâbit; "Altın istersen altın, gümüş istersen gümüş." dedi. Bahçe sâhibi; "Ben altın, gümüş istemem. Kıyâmet gününde senden dâvâcı olmamamı istiyorsan, bir teklifim var. Onu kabûl edersen hakkımı helâl ederim." dedi. Sâbit; "Teklifin nedir?" diye sordu. Bahçe sâhibi; "Benim bir kızım var; gözleri görmez, kulakları duymaz, dili söylemez, ayakları yürümez. Bunu sana nikâh etmek istiyorum. Kabûl edersen elmayı sana helâl ederim. Yoksa, yarın kıyâmet günü Allahü teâlânın huzûrunda seni mahcûb ederim." dedi. Sâbit kendi kendine; "Ey dîninde sâbit olan Sâbit! Kıyâmette tehlike ve sıkıntılara mâruz kalmaktansa buna dünyâda katlanmak daha iyidir." deyip kabûl etti. Bahçe sâhibi, teklifinin kabûl edildiğini görünce, böyle bir kimseye kızını vereceği için çok sevindi. Nikâhı yapıldı. Gece olunca Sâbit üzüntü ile nikâhlısının bulunduğu odaya girdi. Orada, gâyet süslü, güzel, sağlam, görür, işitir, konuşur, yürür bir hanımla karşılaştı. Hanım efendi kalkıp Sâbit'i karşıladı. Saygı dolu ifâdelerle konuştu. Sâbit kendi kendine; "Yâ Rabbî! Bu ne iştir. Hayal mi yoksa rüyâ mı?" dedi. Hanımın kendi nikâhlısı olduğundan şüphelenip odadan geri çıkmak istedi. Hanımı; "Niye çıkıyorsun ey Allahü teâlânın sevgili kulu? Senin helâlin benim!" dedi. Sâbit ona; "Baban seni bana kötüledi. Kördür, sağırdır, dilsizdir, kötürümdür." diye târif etti. Sen ise ne güzel yürüyorsun ve ne iyi konuşuyorsun. Niçin böyle söyledi. Şaştım doğrusu. Muhakkak bunda bir hikmet vardır." dedi. Nikâhlısı kız; "Bu bir sırdır, izin ver açıklayayım. Babamın sözünde yalan yoktur. Dînini kayıran ve seven bir insandır. Seneler oluyor bu evden dışarı çıkmış değilim. Şimdiye kadar hiçbir yabancı, yüzümü görmedi. Ben de bir yabancı yüz görmedim. Bu sebeple gözlerim harama kördür. Kulağım bir yabancı sözü duymamış ve günâh işlememiştir. Bunun için günâha karşı sağırdır. Ayaklarım günah yerlerine gitmez, bunun için kötürümüm. Dilimden hiç kötü söz, günâha sebeb olan bir kelime çıkmadı. Onun için dilsizim. Babamın sözlerindeki hikmet budur" dedi.

Bu sözleri duyan Sâbit bin Zûtâ Allahü teâlâya şükretti ve; "Yâ Rabbî! Sen her şeye gücü yetensin." dedi. Haramlardan ve şüphelilerden sakınma ve iffet esasları üzerine kurulan bu evlilikten; ilim, irfân ve takvâ sâhibi olacak olan Nûmân isminde bir çocuk dünyâya geldi.

Asîl, ilim sâhibi, sâlih ve kıymetli bir zâtın oğlu olan İmâm-ı a’zam, Kûfe’de doğup büyüdü ve orada yetişti. Ailesinden çok üstün bir terbiye ve din bilgisi aldı. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi ve Arapçanın o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahiv, şiir ve edebiyatını öğrendi. Gençliğinin ilk yıllarında, Eshâb-ı kirâm’dan 93 (m. 711) senesinde vefât eden Enes bin Mâlik’i, 87 (m. 705) senesinde vefât eden Abdullah bin Ebî Evfâ’yı, 85 (m. 703)’de vefât eden Vasile bin Eska’ı, 88 (m.706)’de vefât eden Sehl bin Sâide’yi ve” 100 (m. 718)’de en son Mekke’de vefât eden Ebû’t-Tufeyl Âmir bin Vâsile’yi gördü. Bunlardan hadîs dinledi. Onların sohbet ve derslerinde bulundu. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit “rahmetullahi aleyh”, dört mezheb imâmları içinde, Eshâb-ı kirâma en yakın olanı, en âlim olanı, fıkıhda en derin olanı, vera’ı en çok olanı idi.

İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe bir gün zamanın âlimlerinden Şa'bî'nin yanından geçiyordu. Şa'bî hazretleri onu yanına çağırıp; "Nereye devâm ediyorsun?" diye sordu. O da; "Çarşıya, pazara devâm ediyorum." dedi. Şa'bî hazretleri; "Hayır, maksadım o değil, âlimlerden kimin dersine devâm ediyorsun?" buyurdu. İmâm-ı A'zam; "Hiçbirinin dersinde devamlı bulunmuyorum." dedi. Şa'bî hazretleri sözlerine devâm ederek; "İlim ile uğraşmayı ve âlimlerle görüşmeyi sakın ihmâl etme. Ben senin zekî, akıllı ve kâbiliyetli bir genç olduğunu görüyorum." buyurdu. Şa'bî hazretlerinin sözlerinin tesirinde kalan İmâm-ı A'zam, çarşıyı pazarı bırakıp ilim yoluna yöneldi.

Kûfe'deki âlimlerin ders halkalarına da devâm etmeye başladı. Kelâm ilmini öğrenip yüksek dereceye ulaştı. İmâm-ı Şa’bîden 104 senesinde vefât edince, Hammâd bin Ebî Süleymân'ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmini tahsîle başladı.

İmâm-ı a’zam, fıkıh ilmini Hammâd bin Ebî Süleymân’dan öğrendi.

Hocası Hammâdın “rahmetullahi teâlâ aleyh” evi tarafına ayağını uzatmazdı. Hâlbuki, aralarında yedi sokak uzaklık vardı.

Hanefî mezhebindeki ahkâm-ı dîniyye, Eshâb-ı kirâmdan olan Abdüllah ibni Mes’ûddan “radıyallahü anh” başlayan yol ile meydana çıkarılmışdır. Yâni mezhebin reîsi olan imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh”, fıkh ilmini, hocası Hammâd bin Ebî Süleymân’dan, bu da Alkama bin Kays’dan, Alkama bin Kays da Abdullah bin Mes’ûd’dan, bu da Peygamberimizden (aleyhisselâm) öğrenmiştir. Hammâd bin Ebî Süleymân’ın derslerine yirmisekiz yıl devam edip emsalsiz bir dereceye ulaştı, daha ders aldığı sırada fıkıhda tanınıp meşhûr oldu. Bu husûsta şöyle demiştir: “Ben ilim ve fıkıh ocağında yetiştim. İlim erbâbıyla beraber bulundum. Fıkıhda en değerli bir hocaya devam ettim.” Hocası Hammâd’ın dersine devam ettiği sırada sık sık Hicaz’a gidip Mekke ve Medîne’de çoğu Tabiînden olan âlimler ile görüşür, onlardan hadîs rivâyeti dinler ve fıkıh müzâkereleri yapardı. İmâm-ı a’zam’ın hocalarından en meşhûru, fıkıh ilminde hocası olan Hammâd bin Ebî Süleymân’dır.

“Yüz elli senesinde dünyânın zîneti gider” hadîs-i şerîfinin de, İmâm-ı a’zam için olduğunu İslâm âlimleri bildirmiştir. Çünkü o târihte İmâm-ı a’zam gibi bir büyük vefât etmemişti. Büyük âlim İbni Hacer-i Mekkî bildiriyor: Zirâ, İmâm-ı a’zam, [150] senesinde, yetmiş yaşında iken vefât etdi. Mezhebi, İslâm aleminin büyük bir kısmına yayıldı. Hanefî mezhebi, Osmânlı devleti zemânında her yere yayıldı. Devletin resmî mezhebi gibi oldu. Bugün, Ehl-i islâmın yarıdan fazlası ve Ehl-i sünnetin pekçoğu, Hanefî mezhebine göre ibâdet etmekdedir.

Tasavvuf ilmini de Muhammed Bâkır, ondan sonra da Silsile-i âliyye denilen evliyânın büyüklerinden olan Ca’fer-i Sâdık’dan öğrendi. Onunla sohbet edip feyiz alarak tasavvufda yüksek makama kavuştu.

Eshâb-ı kiramdan İbni Abbâs’ın ilmini Mekke fakîhi Atâ bin Ebî Rebâh’dan ve İkrime’den, Hazret-i Ömer ve onun oğlu Abdullah’dan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer’in azatlısı Nâfî’den öğrendi. Böylece, Eshâb-ı kiramdan İbni Mes’ûd ve Hazret-i Ali’den nakledilen ilimleri de buluşup görüştüğü Tabiînden öğrendi. İlimde hiç kimseye nasîb olmayan yüksek bir dereceye ulaştı.

İmâm-ı a’zam başta Eshâb-ı kiramın büyüklerinin ilim silsilesinden olmak üzere, dörtbin kişiden ilim öğrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaşmıştır. Şöhreti her yere yayılıp, zamanında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, âlimler, üstün kimseler hattâ hıristiyanlar bile onu hep medh etmiş, övmüştür.

İmâm-ı a’zamın hocası Hammâd bin Süleymân h.120 senesinde vefât edince, bütün islâm memleketlerinden, ilim âşıkları, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin yanına üşüştü. Hocasının talebeleri, arkadaşları ve halkın ileri gelenleri, onun yerini dolduracak âlimin, ancak İmâm-ı a’zamın olduğunu görerek, ısrarla hocasının yerine geçmesini istediler, “İlmin ölmesini istemem” buyurup, onun yerine geçip, ilim kürsüsüne oturdu. Hocası Hammâd bin Ebî Süleymân’ın yerine müftî oldu ve talebe yetişdirmeğe başladı.

İmâm-ı a’zam ticâretle de uğraşırdı. Ortaklık şekliyle ticâret yapar, talebelerinin ve ailelerinin ihtiyâçlarını kendi kazancından karşılardı. Talebelerine son derece şefkatli davranır, onların ilimde iyi yetişmeleri için büyük titizlik gösterirdi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin hocası Hammâd da “rahmetullahi teâlâ aleyh”, ticâret yapardı. Baş örtüsü satardı.

İmâm-ı a’zamın yaşadığı devir, Emevîler ve Abbasîler zamanına isâbet etmektedir. Ömrünün elliiki yılını Emevîler, on sekiz yılını da Abbasîler devrinde geçirdi.

Emevîlerin son zamanlarında Emevî vâlisi, İmâm-ı a’zama devlet idâresinde bir vazîfe vermek isteyerek bu husûsda zorlamıştır. Fakat İmâm-ı a’zam bir takım sebeplerden dolayı bu vazîfeyi asla kabûl edemiyeceğini bildirmiştir. Bunun üzerine hapsedilerek işkence yapıldı. Daha sonra serbest bırakılınca, hicri 130 (m. 747) yılında Mekke’ye gidip orada altı yıl kadar kaldı.

Pek çok talebesi ictihâd derecesinde büyük âlim oldu. Başta gelen talebeleri; İmâm-ı Ebû Yûsuf ismiyle meşhûr, Ya’kub bin İbrâhîm, Muhammed Şeybânî, Züfer bin Huzeyl, Hasen bin Ziyad, oğlu Hammâd, Abdullah bin Mübârek, Veki’ bin Cerrah, Ebû Amr Hafs bin Gıyas, Yahyâ bin Zekeriyya, Dâvûd-i Tâî, Esad bin Amr, Afiyet bin Yezîd el-Advî, Kâsım bin Ma’an, Ali bin Mushir, Müneddel bin Ali, Hibban bin Ali gibi yüzlerce âlimlerdir.

İmam-ı a’zam, ömrü boyunca, insanları, imandan ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen dinsizlerle ve sapık fırkalarla mücadele etti. Bunların başında ibni Sebeciler, Hariciler ve Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi. Bu fırkaların her biri ile yaptığı münazaralarda onları kesin delillerle susturuyordu. Hatta ders verdiği sırada bile, ellerinde kılıçlarıyla yanına girip münazara edenler, aldıkları ikna edici cevaplar karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayınca perişan bir halde çekip gidiyorlardı.

Buhârî ve Müslim’deki bir hadîs-i şerîfte, “Îmân Süreyya yıldızına gitse, Farisoğullarından biri elbette alıp getirir” buyuruldu. İslâm âlimleri, bu hadîs-i şerîfin İmâm-ı a’zam hakkında olduğunu bildirmiştir.

Hayrât-ül-Hisan, Mevdu’ât-ül-ulûm ve Dürr-ül-Muhtâr’da yazılı olan hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Âdem (aleyhisselâm) benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Nu’mân, künyesi Ebû Hanîfe’dir. O, ümmetimin ışığıdır.”

“Ümmetimden Ebû Hanîfe adında biri gelecekdir. Bu, kıyâmet günü, ümmetimin ışığı olacaktır. Onları, yoldan çıkmakdan, cehâlet karanlığına düşmekden koruyacaktır.”

“Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben de Ebû Hanîfe ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.”

“Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebû Hanîfe zamanının en yükseğidir.”

“Nu’mân bin Sâbit adında ve Ebû Hanîfe denilen biri gelecek, Allahü teâlânın dînini ve benim sünnetimi canlandıracaktır.”

“Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecekdir. İki küreği arasında ben vardır. Allahü teâlâ, dînini, onun eli ile canlandırır.”

Hazret-i Ali de, “Size bu Kûfe şehrinde bulunan, Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Âhir zamanda, bir çok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır. Nitekim, râfizîler de, Ebû Bekir ve Ömer için helâk olacaklardır” buyurdu.

Muhammed Bâkır ona bakıp; “Ceddimin şeriatini bozanlar çoğaldığı zaman sen onu canlandıracaksın, sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın. Şaşıranları doğru yola çevireceksin. Allahü teâlâ yardımcın olacak!” buyurmuştur.

İmâm-ı a’zamın zamanında ve sonraki asırlarda yaşayan İslâm âlimleri hep onu medh etmişler, büyüklüğünü bildirmişler, çeşitli kitâblar yazmışlardır.

Kur’ân-ı kerîmin hepsini bir rek’at namazda hatmek dört kişiye nasîb olmuştur. Bunlardan biri de İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir.

Abdullah ibni Mübârek anlatır: “Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik’in yanına geldiğinde İmâm-ı Mâlik ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra yanındakilere, “Bu zâtı tanıyor musunuz? Bu zât, Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit’tir. Eğer şu ağaç direk altındır dese isbât eder, dedi.” Sonra Süfyân-ı Sevrî yanına geldi. Onu, Ebû Hanîfe’nin oturduğu yerden biraz daha aşağıya oturttu, çıktıktan sonra onun fıkıh âlimi olduğunu anlattı.”

Yine Abdullah İbni Mübârek der ki; Hasen bin Ammâre’yi Ebû Hanîfe ile birlikte gördüm. Ebû Hanîfe’ye şöyle diyordu: “Allahü teâlâya yemîn ederim ki fıkıhda senden iyi konuşanı, senden sabırlısını ve senden hazır cevap olanını görmedim. Elbette sen fıkıhda söz söyleyenlerin efendisi ve reîsisin. Senin hakkında kötü söyleyenler sana hased edenler, seni çekemeyenlerdir.”

Yine Abdullah ibni Mübârek diyor ki, “Kûfe şehrine gitdim. Âlimlerini bulup, hepsine en büyük âlim kim olduğunu sordum. Hepsi, en üstünümüz imâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir, dediler. Vera’ı en çok olan kimdir, dedim. Ebû Hanîfedir, dediler. En zâhid kimdir, dedim. Ebû Hanîfedir, dediler. İlm ile en çok uğraşan kimdir, dedim. Ebû Hanîfedir, dediler.”

Ahmed İbn-i Hanbel: “İmâm-ı a’zam vera’ (haramlara düşme korkusuyla şüphelilerden sakınan) ve zühd, (dünyaya düşkün olmayan) Îsâr (cömertlik) sahibi idi. Âhıreti isteğinin çokluğunu kimse anlayacak derecede değildi” buyurmuştur.

İmâm-ı Mâlik’e, (İmâm-ı a’zamdan bahsederken onu diğerlerinden daha çok medh ediyorsunuz?) dediklerinde: “Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalı olmakta, onun derecesi diğerleri ile mukayese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona duâ etsinler diye hep methederim” buyurmuştur.

İmâm-ı Gazâlî: “Ebû Hanîfe çok ibâdet ederdi. Kuvvetli zühd sahibi idi. Ma’rifeti tam bir ârif idi. Takvâ sahibi olup, Allahü teâlâdan çok korkardı. Dâima Allahü teâlânın rızâsında bulunmayı isterdi” buyurmuştur.

İmâm-ı a’zamın takvâsı o kadar çokdu ki, otuz yıl (harâm olan beş günden başka) hergün oruç tutdu. Kimseden hediyye kabûl etmezdi. Fakîrler gibi giyinirdi. Bazan da, Allahü teâlânın ni’metlerini göstermek için, çok kıymetli elbise giyerdi. Dörtyüz altın kıymetinde cübbe giyerdi. Talebelerine güzel giyinmelerini emrederdi. yüzüğünde, Kul-il-hayr ve illâ fesküt” yazılı idi. “Ömrümde bir kerre güldüm. Ona da pişmânım” demişdir. Az söyler, çok düşünürdü. Allahü teâlâdan çok korkar, Kur’ân-ı kerîme uymağa çok dikkat ederdi.

İmâm-ı a’zamın Ebû Hanîfe Hazretleri bir gün yolda giderken bir çocuğun çamura düştüğünü gördü. Çocuğu çamurdan kaldırıp ona: “Bundan sonra dikkat et, bir daha çamura düşmiyesin” dedi. Çocuk, “Benim düşmemden ne çıkar. Düşsem, yalnız bana zararı olur. Ama siz dikkat ediniz ki, ayağınız kayarsa bütün Müslümanların ayağı kayar. Sonra hepsinin ayağa kalkması çok zor olur” dedi. İmam, çocuğun bu aklına ve sözleri üzerine hemen ağlamaya başladı.

Kûfe şehrinin köylerini haydutlar basıp koyunları çalmışlardı. İmâm-ı a’zam, bu çalınan koyunlar şehre getirilip satılır düşüncesiyle (koyunun yedi sene yaşadığını bildiği için), yedi sene koyun eti yemedi.

Geceleri namaz kılar, ağlamasını ve inlemesini yakınları işitirdi. Göz yaşlarının hasır üzerine yağmur gibi düştüğü duyulurdu.

Sarhoşun Tövbesi: İmâm-ı a’zam’ın bir genç komşusu vardı. Her gece içki içer, eve sarhoş gelir, bağırır çağırırdı. Birgün devletin görevlileri onu yakalayıp hapse attılar. Ertesi gün İmâm-ı a’zam, “Komşumuzun sesi kulağımıza gelmez oldu” deyince bir talebesi onun hapse atıldığını söyledi. Bunun üzerine İmâm-ı a’zam vâliye gitti. Vâli, onu görünce ayağa kalkıp hürmetle karşıladı. Buraya teşrîfinizin sebebi nedir? dedi. O da hâdiseyi anlatınca, vâli: “Böyle ehemmiyetsiz bir iş için zât-ı âliniz buraya kadar niçin zahmet ettiniz, bir haber gönderseydiniz kâfi idi” dedi ve o genci serbest bıraktı. İmâm-ı a’zam o gence, “Bak biz seni unutmuyoruz” diyerek ona bir kese de akçe (para) verdi. Bunun üzerine o genç, yaptığı kötü işlerden tövbe edip, İmâm-ı a’zamın derslerine devam etmeye başladı ve fıkıh ilminde âlim olarak yetişdi.

Bir defâsında dünyâya kadîm, yâni dünyânın bir yaratıcısı yoktur diyen dehrîlerden bir grup, İmâm-ı A'zamEbû Hanîfe'yi öldürmek üzere geldiler. Bu topluluk, İmâm-ı A'zam'la bir konuda münâkaşa edelim ve onu yenip öyle öldürelim dediler. Ebû Hanîfe'nin yanına gelince onlara; "İçerisinde ağır ve çok kıymetli yük yükletilmiş, engin dalgalı bir denizde kaptansız bir geminin bulunmasına ne dersiniz?" diye sordu. O topluluk; "Böyle şey olur mu?" dediler. Ebû Hanîfe; "Her mevsim, hattâ her gün, şekli, hâli, işleri değişen, her gün bir başka şekilde görünen intizâmı akıllara hayret veren bu dünyânın hâkim bir yaratıcısı ve çok tedbirli bir sâhibi olmadığına nasıl hükmedersiniz?" buyurdu. Gelenler, aldıkları iknâ edici cevap karşısında düşündüklerine ve yaptıklarına pişman olup, tövbe ettiler. Dünyâyı Allahü teâlânın yarattığına inandılar ve kılıçlarını kınlarına sokup oradan ayrıldılar.

İmâm-ı A'zam talebeleri arasında bulunduğu bir sırada vücûdunu bir akrep soktu ve yere düştü. Talebeleri akrebi öldürmek isteyince; "Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrübe etmek istiyorum, bakalım haklarında hadîs-i şerîfte; "Âlimlerin kanı zehirdir" buyrulan âlimlere dâhil miyim?" dedi. Talebeleri akrebe baktılar, kıvrandı, büzüldü ve hemen öldü.

Ömrünün son yıllarında Abbasî devleti içinde karışıklıklar ve ayaklanmalar baş gösterdi. İmâm-ı a’zam bu karışıklıklara rağmen ders veriyor, talebelerini yetiştiriyordu.

Halîfe Ebû Ca’fer Mensûr zâlim idi. 145 (m. 762) senesinde, İbrâhîm bin Abdullah bin hazret-i Hasen, Medîne-i münevverede halîfeliğini i’lân eden kardeşi Muhammede yardım için asker topluyordu. İbrâhîm, Kûfe’ye gelmişti. Ebû Hanîfe buna yardım ediyor diye yayıldı. Mensûr işitip, İmâmı, Kûfe’den Bağdâd’a getirterek, kendisinin haklı olarak halife olduğunu herkese bildirmesini ve buna karşılık temyiz reîsliğini verdiğini bildirdi. İmâm-ı a’zam bütün zorlamalara rağmen hükümet ve siyâset işlerine asla karışmayıp çok takvâ sâhibi olup, dünyâ makâmlarına kıymet vermediğinden ve ilim yolunda kalmak istediğinden bu teklifi kabûl etmedi. Bunun üzerine Halife Mansûr, İmâm-ı a’zamı hapsettirip işkence yaptırdı. Otuz deynek vurdurup, mübârek ayağından kan akdı. Mensûr pişmân olup, otuzbin akçe gönderdi ise de, kabûl buyurmadı. Bir müddet sonra çıkardı ise de, tekrar hapse attırdı ve işkenceye devam ettirdi. Hergün on deynek fazla vurdurdu. Fakat onbirinci günü, halkın galeyana gelip hücum etmesinden korkulup, zorla sırtüstü yatırıldı. Ağzına zehirli şerbet döküldü. Nihâyet imâm-ı a’zam zehirlenmek sûretiyle, hicrî 150 senesinde (m. 767), yetmiş yaşında iken şehîd edildi.

Vefât ettiği yerde Kur’ân-ı kerîmi yedibin kere hatim etmişti. Vefât ederken secde etti. Vefât haberi duyulduğu her yerde büyük üzüntü ve gözyaşıyla karşılandı. Cinler de ağladı. Cenâzesini Bağdâd kadısı Hasan bin Ammâre yıkadı. Yıkamayı bitirince şöyle dedi: “Allahü teâlâ sana rahmet eylesin! Otuz senedir gündüzleri oruç tuttun. Kırk sene gece sırtını yatağa koyup uyumadın. En fakîhimiz sen idin! İçimizde en çok ibâdet edenimiz sen idin! En iyi sıfatları kendinde toplayan sen idin!”

Cenâzesinin kaldırılacağı sırada Bağdâd halkı oraya toplanıp o kadar büyük kalabalık olmuştu ki, cenâze namazını kılanlar ellibin kişiden fazla idi. Gelenler çok kalabalık olduğundan cenâze namazı ikindiye kadar güçlükle kılındı. Altı defa cenâze namazı kılındı. Sonuncusunu oğlu Hammâd kıldırdı. Bağdâd’ta, Hayzeran kabristanının doğusunda defn edildi. İnsanlar günlerce kabrinin başında toplanıp ona duâ ettiler. Vefâtından dolayı çok üzüldüler.

Büyük Selçuklu vezirlerinden Ebû Sa’d Muhammed bin Mensur Harezmî, İmâm-ı a’zam’ın kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptırdı. Sonra Osmanlı pâdişâhları, bu türbeyi çok defâ tamir ve tezyin ettiler.

Eserleri: İmâm-ı a’zamın eserleri çok olup zamanımıza kadar ulaşmış olanları başlıca on tanedir. Aslında akâid ve fıkıh ilimlerinde rivâyet edilen bütün mes’eleler onun eseridir. Bunlardan fıkıh bilgileri, Ebû Yûsuf’un rivâyeti ile ve bilhassa İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin toplayıp yazdığı (Zâhir-ur-rivâye) denilen kitaplarla nakledilmiştir.

1. Risâle-i Redd-i Havarîç ve Redd-i Kaderiye: İmâm-ı a’zamın usûl-i dinde ilk yazdığı eserdir. 2. El-Fıkh-ul-Ekber: Akaide dâirdir. Bu eserin bir çok şerhi yapılmış olup başlıcaları şunlardır: (El- Kavl-ul-fasl), Muhyiddîn bin Behâeddîn tarafından yapılan şerhidir. Bu kitap Hakîkat Kitabevi tarafından ofset yoluyla basılmıştır. (Şerh-i Fıkh-ul-ekber), (Şerh-i Fıkh-ul-ekber li-ebil münteha), (Ikd-ul-Cevher Nazm-ı Nesr-i fıkh-ul-ekber), (Nazm-ı fıkh-ul-ekber), (El-İrşâd), (Şerh-i Fıkh-ul-ekber), gibi çeşitli şerhleri vardır. Fıkh-ul-ekber’in en eski nüshaları; İmâm-ı Mâturidî’nin kendi şerhine esas olarak aldığı nüsha, İmâm-ı Eş’arî’nin (El-İbâne) adlı eserine asıl olarak aldığı ve İmâm-ı a’zamın talebesi Ebû Mûtî’nin ondan kendi el yazmasıyla rivâyet ettiği nüsha olmak üzere, üç tanedir. 3. El-Fıkh-ül-Ebsat: İmâm-ı a’zam bu eserinde isti tâ’at (insan gücü) hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini açıklamaktadır. 4. Er-Risâle Osman-ı Bustî’ye: Bu eserde îmân, küfr, irca ve va’îd mes’elelerini açıklamaktadır. 5. Kitâb-ül-âlim vel-Müteallim: Bu eserde muhtelif mes’eleler hakkında Ehl-i sünnet i’tikâdını bil dirmek için tertiplenmiş soru ve cevapları vardır. 6. Vasıyyet- Nûkirrû: Bu eserde Ehl-i sünnet vel-cemâatin husûsiyetleri anlatılmakta, akâid ve farzların hudutlarını açıklamaktadır. Bu vasıyyetden başka oğlu Hammâd’a ve talebesi Ebû Yûsuf’a yap tığı vasıyyet olmak üzere onbeş kadar vasıyyetnamesi vardır. 7. Kasîde-i Nu’mâniyye. 8. Ma’rifet-ul-Mezâhib. 9. El-Asl. 10. El-Müsned-ül-İmâm-ı a’zam li Ebî Hanîfe

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri buyurdu ki:

“Îmân, artmaz ve azalmaz.”

“Ben hak olarak, yâni elbette mü’minim demelidir.”

“Îmân, dil ile söylemek ve kalb ile inanmakdır.”

“İslâm; Allahü teâlânın emirlerine teslîm olmak ve boyun eğmektir.”

“Başkasının kâfir olmasını istemek, küfür olur.”

“Sâlihlerin kabirleri ile teberrük etmek câizdir.”

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, Hücre-i saâdet önünde duâ ederken “Biz Bağdâd’da, kalbimiz burada olmak; biz burada, kalbimiz Bağdâd’da olmakdan dahâ iyidir” buyurdu.

İmâm-ı a’zam hazretlerinin bir talebesine yaptığı vasiyetlerden bazıları da şöyledir:

Konuşurken yüksek sesle konuşma.

Hiç bir işinde acele etme, teenni ile hareket et. Acele şeytandır.

Susmayı âdet edin.

Her ayda birkaç gün oruç tut.

Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda faydalan.

Dünya nimetine ve sağlığına güvenme. Bu nimetlerin hepsinden sorguya çekileceksin.

Sakın ölümü hatırından çıkarma.

Kur’ân-ı kerîm okumaya devam et.

Contact

You can use our contact form below for all your requests and wishes. It is important that you fill out our form completely in order to help you.

Instagram'da Takip Edin!

Telif Hakkı 2021 My Beloved Prophet.