Son devir İslâm âlimi, evliyâ ve fen adamı. Arabi, Farisi, Fransızca ve Almanca bilmektedir. Çeşidli, çok kıymetli din ve fen kitâblarının yazarıdır. Nâm-ı müsteârı (Sıddîk Gümüş)dür. Bazı kitaplarında bu ismi kullanmıştır. Din bilgilerinde derin âlim ve tasavvuf marifetlerinde kâmil ve mükemmil olan kerametler, harikalar sahibi Seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretlerinin yetiştirdiği selahiyyetli bir din adamıdır. 8 Mart 1911’de, Eyüp Sultan’da doğdu, 26 Ekim 2001 [9 Şa’bân 1422]’de vefât etti. Çok sayıda insanın katıldığı cenaze namazından sonra Eyüp Sultan’da Kaşgârî dergâhı yanındaki aile kabristanına defnedildi.

1929’dan 1943 senesine kadar Seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretlerinden ders almış, Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır. Çok sayıda kitap telif etti. Kitapları bütün ülkelerde okunmaktadır. İmâm-ı Rabbânî'nin ''Mektûbât''  isimli kitabını Türkçeye ilk tercüme eden odur. (1968) "Se’âdet-i Ebediyye" kitabını da, gördüğü alâka ve devamlı gelen suâller sebebi ile, kitabının her baskısına yeni ilâveler yaparak 1248 sayfalık bir eser meydana getirdi. Eserin İngilizceye tercümesi yapılmış ve "Endless Bliss" ismi verilerek Hakîkat Kitabevi tarafından altı cilt olarak bastırılmıştır. Ayrıca Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Almanca ve diğer dillerde hayli kitap bastırıp 1966 yılında kurulan Işık Kitabevi vasıtasıyla dünyaya göndermiştir. (Hakîkat Kitâbevi)nde, 1415 hicrî ve 1995 mîlâdî senesinde, kendi hâzırladığı 60 arabî ve 25 fârisî ve 14 türkçe ve bunlardan terceme etdirdiği, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusca ve Arnavudca ve diğer dillerdeki kitâbların mikdârı yüzden fazladır. Vehhâbî, râfızî ve teblîğ-i cemâ’at denilen Ehl-i sünnet düşmanlarını rezîl etmişdir. Hakîkat Kitâbevinin basdırdığı kitâblar, (İnternet) vâsıtası ile bütün dünyâya neşr olunmakdadır.

Türkiyenin ve bütün dünyanın her yerine gönderdiği çeşitli dillerdeki kitaplarında, İslâm dininin doğru olarak anlaşılması, İslâm ahkâmının ve ahlâkının yayılması için çalıştı. Bunun için, dini dünya çıkarlarına alet edenlerin ve mezhepsizlerin iftira oklarına hedef oldu. (Eczacı, kimyager, dinden ne anlar? O mesleğinde çalışsın, bizim işimize karışmasın) diyenler oldu. Evet, bu zât, eczacı ve kimya yüksek mühendisi olarak milletine 30 yıldan fazla hizmet etti. Fakat din tahsili de yaparak ve geceli gündüzlü çalışarak, büyük İslâm âliminden icazet almakla da şereflendi. Hiçbir zaman kendi görüşünü, kendi fikrini yazmayıp, daima Ehl-i sünnet âlimlerinin, anlayabilenleri hayran eden kıymetli yazılarını Arapça ve Farsça’dan tercüme ederek kitaplarında yayınlamıştır.

Hüseyin Hilmi efendi, 1329 hicrî yılına rastlayan 1911 senesinde Mart ayının sekizinci günü, güzel bir bahâr sabahı, İstanbul’da Eyyûb Sultânda Servi mahallesi, Vezîrtekke sokağı, Şifâ yokuşunda 1 numaralı evde tevellüd etti.

Babası Sa’îd efendi ve dedesi İbrâhîm pehlivân, Plevnenin Lofca kasabası, Tepova köyünden olup ikisi de Eyüp Sultanda metfundur. Annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin ağa da Lofca kasabasından idiler.

Sa’îd efendi, doksan üç harbinde muhâcir olarak İstanbul’a gelmiş, Vezîr tekkesinde yerleşip evlenmişti. Harp ve muhâcirlik sıkıntıları sebebi ile hiçbir mektebe gidememiş, belediyede kantar memûru olmuş, kırk seneden fazla bu vazîfeyi yapmıştı. İstanbul’un büyük câmilerinde, meşhûr hocaların derslerine aralıksız devâm ederek din bilgilerinde çok derinleşmişti. Vazîfesi îcâbı matematiğin dört işlemini zihin ile yapmakta o kadar mâhir olmuştu ki, görenler şaşardı.

Hüseyin Hilmi efendi beş yaşında, Eyyûb câmi’i ile Bostân iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı. Burada iki senede Kur’ân-ı kerîmi hatm eyledi. Yedi yaşında, sultân Reşad Hânın türbesine bitişik (Reşâdiyye nümûne mektebi)nde ilk tahsîlini yaparken, babası tatîl aylarında (Hakîm Kutbüddîn), (Kalenderhâne) ve (Ebüssü’ûd) din mekteplerine de gönderir, oğlunun iyi yetişmesi için çok gayret ederdi. Hüseyin Hilmi efendi, (1924) senesinde ilk mektebi birincilikle bitirdi. İlk okulda her dersten aldığı altın yaldızlı mükâfâtları büyük bir albümü doldurmaktadır. O sene Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan (Halıcıoğlu Askerî Lisesi) giriş imtihânlarını pekiyi olarak kazanıp, o sene orta kısmı ikinci sınıfa birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak (1929)’da askerî liseyi birincilikle bitirip, askerî tıbbiye mektebine seçildi.

Hilmi efendi askerî lisenin her sınıfında oruçlarını tuttu. Her namâzını kıldı. Son sınıfta iken namâz kılan yalnız o kalmıştı. İslâm düşmanlarına aldanmış, belki de satılmış olan birkaç kimse, fen bilgisi diyerek, yalanlarla, iftirâlarla dinsizliği, ecdat düşmanlığını aşılıyorlardı. Jeoloji hocası Âdem Nezîhi, fizik hocası Sabri, felsefe hocası Cemil Senâ ve târîh hocası Bağdatlı binbaşı Gâlib beyler zararlı telkînlerinde pek aşırı gidiyorlardı. Sınıf arkadaşları arasında bu yüzden namâz kılan kalmamıştı. O, bu hocalarına aldanmadı. Onların derslerine dahâ çok çalışıyor, hepsinden tam numara ve takdîr alıyordu.

Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, Bâyezîd meydânında Zeyneb hânımın çok zînetli olan konağındaki fen fakültesinde okurken pek üzüntülü idi. Bâyezîd câmi'inde Cum'a nemâzı kılarken, yalnız bir saf cemâ'at vardı. Onlar da yaşlı idiler. Birkaç sene sonra müslimân kalmıyacak diyerek hem üzülüyor, hem de bunun sebebini araşdırıyor, bir dürlü anlıyamıyordu. Yeis ve ümmîdsizlik içinde idi. Mektebde de derdleşecek, fâidelenecek kimse bulamıyordu.

Birgün dersden çıkmış öğle nemâzını kılmak için Bâyezîd câmi'ine girmişdi. Kıldıkdan sonra kitâbcılar tarafında birinin va'z verdiğini gördü. Oturup dinledi. Bir hoca elindeki ince ve ufak bir kitâba bakarak îmânın altı şartını anlatıyordu. Hep bildiği şeylerdi. Fakat kalkıp başka yere otursaydı, dersi beğenmedi ve gitdi sanarak hoca üzülür düşüncesi ile yerinden kalkmadı. Zâten dinliyen de, üç-beş ihtiyârdı. Hoca dersi çabuk bitirdi. Önündeki bir formalık ince kitâbları göstererek, (Bunlar herkese lâzımdır. Satıyorum alınız!) dedi. Hocanın çok fakîr olduğu hâlinden anlaşılıyordu. Kitâb alan kimse olmadı. Hilmi efendi, hocaya acıdı. Bir dâne alıp, bir gence hediye ederim düşüncesi ile (kaç kuruş?) dedi. Yirmibeş kuruş deyince, almadı. Hem yirmibeş kuruşu yokdu. Hem de, küçük kitâbın değeri iki kuruş kadardı. Çünki, para kıymetli idi. İmâm ma'âşı on-yedi lira, teğmen aylığı altmışbir lira idi. Kitâbın ençok beş kuruşdan fazla olmasını din adamına yakışdıramadı. (Allah rızâsı için parasız verilir. Haydi nafaka için beş kuruş olsun) diye düşünerek, bu hocayı beğenmedi. Kalkıp karşı tarafa doğru yürüdü.

Bâyezîd meydânı tarafındaki parmaklık içi ve dışı çok kalabalıkdı. Bir ihtiyâr, içerde oturmuş kitâbdan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) anlatıyordu. Hiç bilmediği, çok merâk etdiği şeylerdi. Fakat câmi’ içinde ikindi namâzı kılınmağa başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, (Bu kitâb Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyyem olsun!) diyerek arkasına uzatdı. Kalkıp namâza başladı. Hilmi efendi, bu hocayı dinlerken, hep karşıdaki hocayı düşünüyor. Allah adamı, din kitâbını bedava verir düşüncesini zihninde tekrârlıyordu. Bu hoca ise, kendisini görmemişdi. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamışdı? Kitâbı alınca, câmi'in boş yerine koşup namâzını kıldı. Kitâbın kapağında (Râbıta-i şerîfe) ve altında (Abdülhakîm) yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm efendi olduğunu, Cum'a günleri, Eyyûb câmi'inde va'z verdiğini öğrendi.

Hemen Bâyezîd kulesine yakın (Bekir ağa bölüğü) denilen binâdaki yerine gitdi. Cum'a gününü bekledi. O zamân her yer Cum'a günleri tatil olurdu. Büyük câmi'de hocayı aradı. Göremedi. Sordu. O, başka câmi'de imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler dediler. Dayanamadı. Dışarı çıkdı. Onu, bir kitâb sergisinin yanında duruyor gördü. Arkasından yaklaşdı. Sevgi ile hep hocaya bakdı. Kitâbcı (Hoca, ayakda dikilme! Şu iskemleye otur!) dedi. İskemlenin üstü kar ile örtülmüşdü. Oraya oturacak iken, Hilmi efendi, şimşek gibi sıçrayıp (durun, oturmayın!) dedi ve mendili ile karları atdı. Kaputunu çıkarıp, katlayıp, üstüne koydu. (Buyurun, oturun!) dedi. Dönüp ona bakdı. Mubârek yüzü heybetli, kara kaşları, kara gözleri, yuvarlak sakalı, çok güzel, pek sevimli idi. (Kaputunu al!) deyip tahtaya oturdu. Hilmi efendi, buna üzüldü ise de, (Kaputu sırtıma ört!) dedi. Bu emrine sevindi. Cemâ'at câmi'den çıkmağa başlayınca kalkdı. Câmi'in yan tarafındaki küçük kısmına girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitâbından anlatmağa başladı. Hüseyin Hilmi efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk etdiği din ve dünyâ bilgilerini zevk ile dinledi. Defîne bulmu  ş fakîr gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini seyyid Abdülhakîm efendiden hiç ayırmıyor, Onun sevimli, nûrlu yüzünü seyr etmeğe, söylediği, herbiri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeğe dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, herşeyi unutmuşdu. Kalbinde, tatlı tatlı birşeyler dolaşıyor, sanki, tatlı birşeyle yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyn Hilmi efendiyi mest etmiş, (Fenâ) denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen ni'met, sanki bir oturuşda hâsıl olmuşdu.

Ne yazık ki, bir saat geçmiş, ders bitmişdi. Bu bir saat, Hüseyin Hilmi efendiye bir ân gibi olmuş, tatlı rüyâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıda sıraya girmişdi. Ayakkabılarının iplerini bağlarken, birisi eğilip, kulağına (Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!) dedi. Bu  çok tatlı, te'sîrli sözü söyliyen kimse, seyyid Abdülhakîm efendi idi.

O gece, Hüseyin Hilmi efendi rüyada (Bulutsuz, parlak mâvi bir semâ. Etrâfı, câmi’ kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nûr yüzlü biri gidiyor. Başını kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu) gördü. Zevkle uyandı.

Birkaç gün sonra, rüyada, (Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî Hâlid bin Zeydin türbesinde sandukanın baş tarafına biri oturmuş. Yüzü ay gibi dalgalanıyor. Elini öpmek için kuyruk olmuşlar. Hüseyin Hilmi efendi de sıraya giriyor. Sırası gelip, elini öperken uyanıyor). Her Cumâ evine gidiyor. O zamân Fatih’te oturmaktadır. Bazen sabah namâzından önce gelip, yatsıdan sonra zorla ayrılmakta, her şeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi olmaktadır.

Yemekte, namâzda, istirahatta, bir yere gitmekte, Abdülhakîm efendi’den hiç ayrılmamaktadır. Hareketlerine dikkat ediyor. Hep onu dinliyor. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpınıyordu. Tatîl günlerinde, boş kaldığı zamanlarda hep oraya gidiyor. Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Önce Türkçe kitâplar, birkaç ay sonra Arabi Sarf ve Nahv okuttu.

Emsile, Avâmil, Simâ’î mastarlar, Emâlî kasîdesi, Mevlâ’nâ Hâlid dîvânı, (İsaguci) denilen mantık kitabı ezberletildi. Bir beyit, bir mısrâ veyâ Arabi bir cümle yazılıp, açıklanmayan bir gün olmamıştı. Yazılanların hepsi ezberlenirdi.

Seyyid Abdülhakîm efendinin Hüseyin Hilmi efendiye ilk verdiği vazîfe, imâmı Begavînin (Kazâ-kader) hakkındaki, birkaç satırının Arabî’den Türkçe’ye tercümesi oldu. Tercümeyi, gece evinde yazarak, ertesi gün hocasına götürünce, (Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti) buyurmuştur. Hüseyin Hilmi Işık’ın bu ilk tercümesi, (Se’âdeti Ebediyye) kitabı, ikinci kısım dördüncü madde sonundadır.

Hüseyn Hilmi efendi, tıbbiyye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçdi. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde çalışma zamanı gelmişdi. O hafta Eyyûbe gidince, bağçede başbaşa otururlarken, (Sen mektebinde ne okuyorsun?) dedi. Cevâbını verdi. (Sen doktor olma. Eczâcıya nakl et! Çok iyi olur) buyurdu. (Ben sınıfın birincisiyim. Eczâcıya geçmek için izn vermezler!) dedim. (Sen istid'â ver. Allahü teâlâ inşâallah nasîb eder!) dedi. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra, Hilmi efendi eczâcı ikinci sınıfına girdi. Sene ortası olmuş, dersler ilerlemişdi. Birinci sınıfdan da birkaç dersden imtihân olacağını bildirdiler. Birkaç ay içinde üçüncü sınıfa birincilikle geçdi. Eczâcı mektebini ve sonra Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askerî tıbbiyye mektebine müzâkereci tayîn edildi. Eczâcı talebesi iken, Abdülhakîm efendinin emri ile, Paris’de çıkan (Le Matin) gazetesine abone olup, Fransızcasını ilerletti.

Askerî tıbbiyye mektebinde müzâkereci iken yine hocası Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin emri üzerine Kimyâ yüksek mühendisliğini okumağa başladı. Yüksek matematikçi Von Misesden, mekanik profesörü Prager’den, fizikçi Dember’den, teknik kimyâyı Goss’dan  okudu. Kimyâ profesörü Arnd’ın yanında çalışdı. Takdîrlerini kazandı. Arnd’ın yanında altı ay travay yapıp, (Phenylciyan-nitromethan-methyl esteri) cisminin sentezini yaptı ve formülünü tespit etti.

Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi mecmû'asında ve Almanya’da çıkan (Zentral Blatt) kimyâ kitâbının [m. 1937] târih ve [2519] sayısında (H. Hilmi Işık) isminde yazılıdır. Hüseyn Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimyâ yüksek mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye’de ilk ve tek olarak kimyâ yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankarada, Mamakda zehirli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada onbir sene kalıp, Auver fabrikası genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalışdı. Onlardan almanca da öğrendi. Harb gazları mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü. Meselâ:

Teğmenlikten albaylığa kadar Türk Ordusunda zehirli gazlar mütehassıslığı ve Kimya Öğretmenliği yapmış, çok subay yetiştirmiştir.

Hüseyin Hilmi Işık, her fırsatta İstanbul’a gider. Bu ziyâretleri güçleşince mektup yazarak gönlünü ferâhlatırdı.

Abdülhakîm efendi, mubârek el yazısı ile verdiği cevâbların birinde, (Azîz Hilmî! Mektûbunuzun delâlet etdiği âfiyetinize şükrânlarda bulundum. Sedâd’a avâmil okutman pek hoşuma gitdi. Demek ki şehrlerden uzak kalmanızın takdîri boş değildir. Her ikiniz de müstefîd olursunuz... Size ve vâlide ve kardeşlerinize selâmlar ve düâlar ederim. Ara-sıra mektûb yazınız. Ahvâlinizi mufassalan yazınız! Teftîşden sonraki ahvâlinizi serî'an bildiriniz!) yazılıdır.

Başka bir mektûp da (Pek çok sevilen Hilmi ve Sedâd! Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu. Avâmilin tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmi istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmilin bir şerhi, bir de mu’rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahv i’tibârîle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça kıymetten düşerler. Bu mühendislik haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız, böyle devleti azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve duâlar ederiz.)

Başka bir mektûbunda, (Hilmi! Bu mektûbunuzdan çok memnûn ve mesrûr oldum. Hemen bu itikâdın kuvvetlenmesini arzû ederim. Haplar, Yani müshil hapları bana çok yarıyor. Kolay ise, bir miktâr dahâ yapınız ve gönderiniz!)

Başka bir mektûbda (Aleyküm selâm! Esnâ-i tilâvet-i Kur'ânda selâm sünnet değildir. Fekat selâm eden olur ise, reddi (cevâb vermek) vâcibdir. Tilâvet esnasında tilâveti keser. Selâmı red eder. Sonra okumağa başlar. Zîrâ tilâvet sünnetdir. Redd-i selâm vâcibdir. Vâcib, sünnet için terk ve te'hîr olunmaz. Evvelce gördüğün ve anladığın gibi oku! Zîrâ, bu hakdan  murâd, hürmet demekdir. (Bi-hakk-ı Muhammed) «sallallahü aleyhi ve sellem) demek, bi-hurmet-i Muhammed demekdir. (Mevkûfât) sâhibi zan etmiş ki, hak kelimesi, bir hakk-ı şer'î veyâ hakk-ı aklîdir. Öyle murâd olunur ise, öyle olur. Minelkadîm bu duâ böyle okuna-gelmişdir. Evet, Allahü teâlâya hiçbir sûretle, hiçbirşey, ne şer'an ve ne de aklen vâcib değildir. Burada hakdan murâd, bu murâd değildir. Belki mütercim yanlış anlamışdır. Azîzim! Senin hâlin gibi, herkes bu derdle derdli, bu hastalık ile hastadır. Böyle olmaz ise, başka sûretle râhatsızlık olur. Âdetullah böyle cârî olmuşdur. Arabî beyt:

Küllü men telkahu yeşkü dehrehu,

Yâ leyte şa’rî hâzihiddünyâ limen?

(Yani her kime rast gelirsen, hâlinden, zamanından şikâyet ediyor. Âh bilseydim, bu dünyâ kimin malıdır demektir. İyisi yine sensin!).

Başka bir mektûbda (Hilmî, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatınize şükr etdim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarıyan ve dîn-i islâmda misli te'lîf edilmiş olmıyan (Mektûbât) kitâbını okuyup ba'zısını anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!...)

İstanbuldan Mamak köyüne gönderilmiş olan bu mektûblar, mubârek el yazısı ile, (Yâdigâr mektûblar) dosyasında saklanmakdadır.

Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, Mamak’da iken, İmâm-ı Rabbânînin ve oğlu Muhammed Ma'sûmun “kuddise sirruhümâ” üçer cild mektûbâtının türkçe tercümelerini birkaç kerre okuyarak anlamağa çalışmış, bu altı cild kitâbdan, harf sırası ile özet çıkarmışdır. Üçbinsekizyüzkırkaltı madde hâlinde meydâna gelen bu özeti, İstanbula gelince seyyid Abdülhakîm efendiye okumuşdur. Hepsini, birkaç sâ'at dikkatle dinlemiş, çok beğenmişdir. (Bu bir kitâb olmuş. İsmini (Kıymetsiz yazılar) koy!) buyurmuşdur. Hüseyin Hilmi Işığın şaşaladığını görünce, (Anlamadın mı? Bu yazılara kıymet biçilebilir mi?) demiştir.

Bunlar arasından, birinci ciltten alınmış olanları ayrılarak, [1968 de bastırılan] (Mektûbât tercümesi) sonunda harf sırası ile fihrist olarak bastırılmıştır. [(Kıymetsiz Yazılar) kitabı dahâ sonra sadeleştirilerek Hakîkat Kitâpevi tarafından bastırılmıştır.]

1359 [m. 1940] senesinde, Hilmi Işık, (Efendim! evlenmek niyyetindeyim. Ne buyurursunuz?) demiş. (Kimi alacaksın?) buyurmuşlar. (Siz kimi tensîb ederseniz, onu) demiş. (Bu sözün kesin midir?) demişler. (Evet) deyince, (Sana, Ziyâ beğin kerîmesi uygundur) demişler. Hilmi Işık, Ankaraya dönmeden önce, merâkdan kurtulmasını isteyince, ertesi gü  n Ziyâ beği çağırtıp, uzun konuşdukdan sonra, söz alınır. Bir hafta sonra, İstanbul’a gelerek, mübârek elleri  ile nişan yüzüğü takılır. Belediyye kaydından sonra, kendileri, Hanefî ve Şâfi'î mezheblerine göre islâm nikâhı yapar. İki ay sonra düğün olur. Yemekde Hilmi Işık'ı yanına oturtur. Yatsıdan sonra kendisi düâ eder. Bir hafta sonra, zevcesi ile yanlarına gitdiklerinde, zevcesine teveccüh buyurarak, (Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin!) demişdir.

Hüseyn Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, 1362 [m. 1943] senesi sonbaharında Ankara, Hamamönü’ndeki evinde otururken, Fârûk beğin oğlu avukat Nevzâd Işık gelip (Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor!) der. (Şaka mı yapıyorsun? Onlar İstanbulda! Nasıl olur da şimdi gelsin derler?) cevâbını verir. Yemîn edince, birlikde, Fârûk beğin Hâcı Bayram’daki evine gelirler. Polisler Eyyûb’de evini basm  ışlar. İzmir’e, sonra Ankara’ya getirmişler. Çeşidli müracaatdan sonra, yeğeni Fârûk beğin evinde, kontrol altında kalmasına izin verilmiş. Korku ve yorgunlukdan çok zaîf, hâlsiz oturuyordu. (Her gün bana gel!) buyurdu. Hilmi Işık, her akşam, koluna girip, yatak odasına geçirir. Üzerini örtüp, yüksek sesle (Kul-e'ûzü) leri okuyup, üzerine üfler, ayrılırdı. Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi.

Hilmi Işık’ı her zaman yatağının içine oturtur, hafifçe birşeyler söylerdi. Bağlum’da defn edilirken, oğlu Ahmed Mekkî efendinin emri ile, Hilmi Işık kabre girip, dînî vazîfeleri yapdı. Yine Mekkî efendi, (Babam, Hilmi’yi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmi okusun!) buyurarak, bu şerefli vazîfe de Hilmi’ye nasîb oldu. Hilmi Işık, birkaç sene sonra, İstanbulda yazdırdığı mermer taşı kabre koydurdu.

Vand’a seyyid Fehîm hazretlerine de mermer taşlar yazdırdı. İstanbul’da Abdülfettâh ve Muhammed Emîn Tokâdî ve Çerkes Hasen beyin kabirlerini de tamîr ettirdi.

Hüseyin Hilmi Işık, 1947’de Bursa askerî lisesinde kimyâ muallimi, 1950'de öğretim müdürü oldu. 1951'de Kuleli, 1959'da Erzincan Askerî Lisesi'ne tayin olundu. Uzun seneler kimyâ dersi okutarak yüzlerce subaya hocalık yapmış, 1960 ihtilâlinde  emekli olmuştur. Sonra, Vefâ lisesinde ve İstanbul imâm hatip okulunda ve Cağaloğlu, Bakırköy sanat enstitülerinde matematik, kimyâ hocalıkları yapıp çok sayıda îmânlı genç yetiştirmiştir. Siyâsete hiç karışmamış, hiçbir partiye bağlanmamışdır. Siyâset adamları ile görüşmekten kaçınmıştır. Bölücülüğe, tarîkatcılığa karşı olduğunu, devlete ve kanûnlara karşı gelmemeği eserlerinde açıkça bildirmişdir.

1962 senesinde Yeşilköy’de Merkez eczâhânesini satın almış, sâhip ve mesûl müdürü olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etmiştir. 1966 senesinde İstanbul'da Işık Kitâbevi'ni, sonra da Hakîkat Kitâbevi'ni açmış, 1975 yılında, İhlâs Vakfı'nı kurmuştur.

1969’da vefât eden ikinci Abdülhamîd hânın zevcesi Behîce Me’ân sultânın vasiyeti üzerine, namâzını Hüseyin Hilmi Işık kıldırdı ve (Yahyâ efendi) kabristânında kabir yaptırdı.

1391 [m. 1971] sonbaharında Delhîyi, Diyobe  nd ve Serhendi ve sonra Karaşi’yi ziyâret etmiş, Paniput şehrinde, Senâullah hazretleri ile Mazheri Cân-ı Cânân’ın zevcesinin kabirlerinin ayak altında kaldıklarını görerek çok üzülmüş, beş yüz dolar vererek, her iki kabrin muhâfazasını temîn etmiştir“rahime-hullahü teâlâ”.

Hüseyn Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1956 senesinde (Se’âdet-i ebediyye) kitabını neşretmiş, okuyucuların takdîr ve teşvîkleri ile yüz otuza yakın din kitabı çıkarmıştır. Se’âdet-i Ebediyye kitâbını okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da hâzırladı. Bu da, 1957'de bastırıldı. Bu iki kitâb, temiz gençlikte, İslâmiyyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, suâl yağmuru altında kaldı. Bu çeşitli soruları cevâblandırmak için, mu’teber kitâblardan tercüme ederek yaptığı açıklamalar ve ilâvelerle, üçüncü kısmını da 1960'da bastırdı.

2000 ve sonraki senelerde Boğaziçi’nde Sarıyer’deki yalısında, kitaplarına ilaveler yaparak, ibâdet ederek ve sevenlerine nasîhat ve sohbetle zarûrî din bilgilerini anlatarak ve tövbe ve istiğfar ile vakitlerini kıymetlendirdiler. Talebelerinden başka hiç kimse ile görüşmezlerdi.

Hüseyn Hilmi Işık’ın”rahmetullahi aleyh” (Ehl-i sünnet kasîdesi) çok fâidelidir. Bu kasîde (Fâideli Bilgiler, s.192-196) ve (Cevâb Veremedi, s.364-368)’de mevcûddur.

Hocasının vefatından sonra oğlu Kadıköy Müftüsü, Ahmet Mekki Efendiden ilim öğrenimine devam etti.

Hüseyin Hilmi Işık Efendi, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup anlayabilecek salih kimselerin azaldığını ve cahil kimselerin din adamları arasına karışarak, bozuk kitaplar yazıldığını görerek üzülmüş, (Fitne yayıldığı zaman, hakikati bilen, başkalarına bildirsin! Bildirmezse, Allah’ın ve bütün insanların laneti ona olsun) hadîs-i şerîfinde bildirilen tehditten dehşet duymuştur. İnsanlara olan şefkat ve merhameti de, O’nu hizmete zorlayarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından seçtiği yazıları tercüme etmiş ve herkesin anlayabileceği şekilde açıklamaya çalışmıştır.

Aldığı sayısız tebrik ve takdir yazılarının yanı sıra, tek tük cahilin serzeniş ve iftiralarına da hedef olmuştur. Rabbine ve vicdanına karşı ihlâsında ve sadakatinde bir şüphesi olmadığı için, Allahü teâlâya tevekkül ve Resûlünün ve sâlih kullarının mübârek ruhlarına tevessül ederek, hizmete devam etmiştir. Bütün bu hizmetlerin, İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi.

Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", hayâtı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sâhibi olmayı tavsiye etti. Fitne çıkarmaktan her zaman çok sakındı ve sevenlerine de bu husûsda hep îkâzda bulundu. Güler yüzlü olmayı, güzel ve temiz giyinmeyi tavsiye etti. Bu zemânda İslâmiyyete hizmetin bu şekilde yapılacağını söylerdi. Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuşlardır. "Ehl-i Sünnet o kimsedir ki, bir yerde bir sâat kalsa, orada hayırlı bir iz bırakır" derdi.

Hüseyn Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" son derece vefâkâr idi. Ecdâdımıza büyük hürmeti vardı. İslâm âlimleri ve Osmânlılara, vefâ borcu olduğuna inanır ve onları büyük bir muhabbetle severdi. "Osmânlılar olmasaydı, biz şimdi Müslimân ve Ehl-i sünnet olamazdık!" derdi. Hocası Seyyid Abdülhakîm Efendinin talebeleri ve âile efrâdına hürmet ve ihsânlarda bulunmayı bir vefâ vecîbesi addederdi. Seyyidlere büyük hürmeti vardı. Ömrü boyunca, onlara hizmet etmeyi, onların sıkıntılarını gidermeyi, maddî ve ma’nevî destek vermeyi kendine önemli bir vazîfe bildi.

"En büyük kerâmet istikâmet üzere olmakdır!" buyururdu. Nemâzı ve diğer ibâdetleri birinci vazîfe olarak görür, altını çize çize "Nemâza mâni olan işte hayır yoktur!" derdi.

Hüseyn Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" dine zararı olmayan şeylere üzülmezdi. Çocukların yaramazlıklarını tabi’î görürdü. Ama onlara dinlerini öğretmekte gevşek davranılmasını hoş görmezdi. Şahsî malı, serveti yoktu. Çok çalışkandı. Nesi varsa, kitâblara ve kitâbların dünyâya yayılmasına harcadı.

Hakîkî bir tevâzuya sâhib idi. Kendisini asla başkalarından üstün görmez, sevenlerine "Benim günâhım hepinizden çoktur, çünkü ben hepinizden daha yaşlıyım!" derdi. Evin  e gelen müsâfirlere lâyıkıyla hizmet ederdi. Evinin alış verişini bizzat yapar, odununu ve kömürünü kendi alır, fatura ve vergilerini kendisi yatırırdı.

Hüseyn Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", âilesinden Osmânlı terbiyesi, Seyyid Abdülhakîm Efendiden de tasavvuf edebi almış idi. Kendisinden büyüklerin yanında konuşmaz, kimse ile münâkaşa etmez, edebi gözetir, ekseriyâ iki dizi üzerine oturur, bağdaş kurmayı bile edeb dışı görürdü. Bursa'da eski müderrislerden Alî Haydar Efendiyi ziyâretinde sâatlerce iki dizi üzerinde oturunca, Alî Haydar Efendi talebelerine, "Hilmi Beyden edeb öğrenin edeb!" demişti.

Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, çok nâzik ve kibârdı. Mamak Maske fabrikasında vazîfe yaparken, orada Cemâl adında bir genç çalışıyordu. Babası Diyânette heyet-i müşâvere a’zası Konyalı Eyüb Necâtî Perhiz idi. Genç evde de efendimli konuşmaya ve ibâdetlerini yapmaya başlayınca, babası bu değişikliğin sebebini sordu. “Bizim bir kumandanımız var, çok kibâr birisidir. Efendimsiz ko  nuşmaya alışırım da, onun yanında da öyle konuşurum diye korkuyorum” dedi. Babası şaşırdı. Oğlu ile, Hüseyn Hilmi Efendiye, kendisini ziyâret edip teşekkür etmek üzere haber gönderdi. Hilmi Efendi "Babanız yaşlıdır. Buraya gelmesi de uygun olmaz, biz ona gidelim!" dedi ve ziyâret etti.

Se’âdet-i Ebediyye kitâbını ilk çıkardığı sıralar, subaylara, senede bir kaç def’a çift maaş verirlerdi. Çift maaşın tekini biriktirip, kitâb çıkarmak için harcardı.

Hüseyn Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", sabır ve tahammülleri çok idi. İnsanlardan, bir eziyet, sıkıntı gelse katlanır, mukâbele etmezdi. Yerine göre pamuktan yumuşak, ama küfre, bid'atlere ve günâha karşı da çelik gibi sert idi. Dinimizin öngördüğü derecede cesûr idi. Kitâblarında doğruyu yazmaktan kaçınmaz, "Korkulacak yalnız Allahü teâlâdır!" der, ama fitne çıkmamasına da çok dikkat ederdi. Devletin kanûnlarına uymada çok titiz davranırdı. “Müslimân dine uyar, günâh işlemez; kanûnlara uyar, suç işlemez!” derdi. Sık sık (Vatan sevgisi îmândandır!) hadîs-i şerîfini okurdu.

Vehhabi, Hurufi, Kadiyani gibi bozuk fırkaların doğru yoldan ayrıldıkları noktaları, bütün dünyaya vesikalarla tanıttı. Ehl-i sünnet itikadı canlanmaya, kıpırdamaya ve yeşermeye başladı. Bu bakımdan yaptıkları işi, dini tecdid ile isimlendiren zât oldu. Tecdid, dini yenileyip kuvvetlendirmek demektir.

Dünyânın her tarafındaki insanlara doğru İslâmiyyet'i tanıttı. Ehl-i sünnet âlimlerince tasvîb ve medh edilen yüzlerce Arabî ve Fârisî eseri, Hakîkat Kitâbevi vasıtasıyla yedi iklim, dört bucağa yaydı.

Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", aynı zamanda çok kudretli bir şâ’ir ve târîhci idi. Muhtelif vezin ve türde yazdıkları şiirler emsâlsiz güzellikleri ile kitâblarında yer almaktadır.

Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", iktisâda, tasarrufa çok riâyet ederdi. İsrâfı men’ ederdi.

Bir ihtiyâc olmadıkça evinden dışarıya çıkmaz, ilimle, kitâb mütâleâsıyla meşgûl olurdu. Sevenlerine çok okumalarını ve mu’teber kitâbları herkese ulaştırmaya çalışmalarını tavsiye ederdi. "İslâmiyyet, her safhası ile, ahlâkı ile, i’tikâdı ile, ihlâs ve ameli ile yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa, tam olur. Yoksa kişinin dini eksik olur" derdi. Yazdığı kitâbların her biri, zarûriyât-ı diniyye bilgileri olup, zamanımızın büyük boşluğunu doldurdu ve mühim olan ihtiyâclarını karşıladı.

Sıhhati muhâfazaya son derecede itinâ gösterir, mevsime göre giyinirdi. "Elektrik cereyânı öldürür, hava cereyânı süründürür!"; "Yaşlıların üşütmekten ve düşmekten çok sakınması gerekir!"; "Sıhhati korumak Müslimânların üzerine vecîbedir, ibâdetleri yapmak ancak bununla mümkin olur!" derdi. "Sıhhat için paraya acınmaz!" buyururdu.

Zamanı yerli yerinde ve en iyi şekilde kullanırdı. Her işini muayyen bir zamanda yapardı. Vakit husûsunda verilen sözlere de riâyet eder, başkalarının da hassasiyet göstermesini isterdi. Meselâ, Yeşilköy'deki eczâhânesine gitmek için evinden çıkışı, her zaman aynı vakitte idi. O vakitten bir dakîka sonra çıktığı vâki’ olmazdı.

Bir yere gidip gelirken, kahvede boş oturan adamları görünce teessüfle, "eğer parayla zaman satın almak mümkün olsaydı, şu adamların zamanlarını alır, çalışırdım!" buyururdu. Okumakdan, yazmakdan ve çalışmakdan çok zevk alır ve bunları hep tavsiye ederdi.

“Nasıl muvaffak oldunuz?” diye soranlara: “Helekel müsevvifûn, ya’nî (Sonra yaparım diyenler helâk oldu!), hadîs-i şerîfine uyarak bugünün işini yarına bırakmadım ve kendi işimi kendim gördüm, yapamadığım işi bir başkasına havâle ettiğim zemân netîcesini takîp ettim" cevâbını verirdi. "Bu zamanda İslâmiyyet'e hizmeti muvaffakiyetle yapabilmek için muhâtabın anlayacağı gibi konuşmalı ve herkese tatlı dilli, güler yüzlü olmalıdır!" buyururdu.

Her işinde orta yolu takîp eder, hiç bir şeyde aşırılığı tasvîb etmezdi. En iyi hoca, en iyi evlâd, en iyi kardeş, en iyi zevc, en iyi baba, en iyi dede, en iyi komşu, din ve fen ilmlerinde büyük âlim idi.

Hüseyin Hilmi Işık’ın “rahmetullahi teâlâ aleyh” babası Sa’id efendi 1929 senesinde Eyyüp Sultan’da vefat etti. Askerî lisenin talebeleri, hocaları ve subayları cenâzede bulundu. Eyyûb halkı cenâzede bulunanların çokluğuna şaşmıştı. Eyyüp Sultan kabristanında medfundur. Annesi Aişe Hanım, 1954’te Ankara’da vefat etmiş, Bağlum’da medfundur.

Hüseyin Hilmi efendi 8 Şa’bân 1422 Perşembeyi Cuma’ya bağlayan gece yarısı 93 yaşında Darül Bekaya irtihal etti. (25 Ekim 2001) rahmetullahi aleyh. Kaşgâri Dergâhında medfundur.

Kıymetli insan Abdulhakim Işık, 25 Mart 2001 (29 Zilhicce 1421) de vefat etmiş olup, kabri babasının yanındadır. Hüseyn Hilmi Işık’ın en çok sevdiği talebesi ve dâmâdı Enver Ören, 1939’da Denizli’de tevellüd etdi. İhlâs Holdingin ve Türkiye gaze  tesinin sâhibi idi. 1434 [m. 2013]’de vefât etdi. O da çok sevdiği hocası yanında medfûndur. Ehl-i sünnet bilgilerinin basılmasına ve yayılmasına çok hizmet etmişdir.

Bir torunu, ya’nî, Abdülhakîm Işık’ın oğlu olan Ferruh Işık Beydir, diğer torunu A. Mücâhid Ören'dir.

Contact

You can use our contact form below for all your requests and wishes. It is important that you fill out our form completely in order to help you.

Instagram'da Takip Edin!

Telif Hakkı 2021 My Beloved Prophet.